Sultanahmet’in Taşlarında Saklı Binlerce Yıllık Sırları Öğrenin - istanbulhikayeleri.net.tc

Sultanahmet’in Taşlarında Saklı Binlerce Yıllık Sırları Öğrenin

Sultanahmet’te Bir Sabah

Erken saatlerde Sultanahmet Meydanı’na adım attığımda, serin bir rüzgar Ayasofya’nın kubbesini yalayıp geçiyordu. Taşlar ıslaktı. Gece yağan yağmur, binlerce yılın tozunu biraz olsun aralamıştı. İstanbul bu meydanda hep böyle yapar; seni yavaş yavaş içine çeker. Ayaklarım kaldırım taşlarında gezinirken, her birinin altında yatan hikâyeleri düşünmeden edemedim.

Burası sadece turistlerin fotoğraf çektiği bir yer değil. Burası, imparatorların, padişahların, sıradan insanların ve kölelerin aynı anda soluduğu bir zaman katmanı. Taşlar konuşsaydı, kulaklarımız sağır olurdu herhalde.

Ayasofya’nın Sütunlarında Gizlenen Dualar

Ayasofya’nın içine girince ilk dikkatimi çeken şey, nemli havayla birlikte yükselen o ağır sessizlik oldu. Mermer sütunlar 1500 yıldan fazla zamandır burada. Bazılarında Vikinglerin, Bizanslı askerlerin kazıdığı runik yazılar var. “Halfdan buradaydı” diye yazmış biri. Bin yıl önce. Kimdi bu Halfdan? Ne arıyordu bu şehirde?

Yan sütunda ise bir Türk kadın turist, parmağını “gözyaşı sütunu” denen deliğe sokmuş, dilek diliyordu. Binlerce yıldır aynı ritüel tekrarlanıyor. İnsan değişmiyor. Sadece diller ve dinler değişiyor. Taşlar ise her şeyi saklıyor.

Yerebatan Sarnıcı ve Karanlığın Hafızası

Yerebatan Sarnıcı’na indiğimde serinlik birden arttı. Loş ışıklar, Medusa başlarının üzerine düşüyordu. Bu devasa yeraltı yapısını yaptıran Justinianus, İstanbul’un susuz kalmaması için akıl etmiş bu planı. Ama halk arasında başka bir söylenti dolaşır: Sarnıç, eski bir pagan tapınağının üzerine inşa edilmiş. Medusa başları da bu yüzden ters duruyor belki. Gözlerini yerden kaldırmasınlar diye.

Burada zamanın akışı farklı. Yukarıdaki şehrin gürültüsü burada yok. Sadece suyun hafif damlama sesi ve turistlerin fısıltıları. Sanki binlerce yıl önce burada çalışan işçilerin ruhları hâlâ etrafta dolaşıyor. Belki de dolaşıyorlardır. Kim bilir.

Topkapı Sarayı’nda Saray Entrikalarının İzleri

Topkapı Sarayı’nın avlusuna çıktığımda güneş tam tepeye vurmuştu. Harem dairesinin duvarları hâlâ fısıltılarla dolu gibi. Padişahların, valide sultanların, cariyelerin geçtiği koridorlarda yürürken insanın aklına ister istemez geliyor: Bu taşlar nice ihanetlere, nice aşka, nice gözyaşına tanıklık etti.

Bir ara Hırka-i Saadet Dairesi’nin önünden geçtim. İçeride Peygamber Efendimiz’e ait olduğu rivayet edilen hırka saklanıyor. Kapı kapalıydı ama o kapının ardındaki sessizlik bile insanı etkiliyor. Tarihin en kutsal ve en gizemli eşyalarından biri, tam burada, Sultanahmet’in göbeğinde duruyor.

Çinili Köşk’ün Unutulan Hikâyesi

Çoğu turistin gözünden kaçan Çinili Köşk, belki de Sultanahmet’in en sakin köşelerinden biri. 1473’te yapılmış. İçindeki çiniler o kadar güzel ki, insan saatlerce bakabiliyor. Ama asıl ilginç olan, bu köşkün Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra yaptırdığı ilk yapılardan biri olması. Yani fetih ruhunun ilk taşlardan biri.

Köşkün bahçesinde yaşlı bir amca oturuyordu. Yanına yaklaştım. “Evladım burası çok eski” dedi sadece. Daha fazla bir şey söylemedi. Ama gözlerinden, bu şehrin ona neler anlattığını anladım. Bazı insanlar taşlarla konuşuyor gibi.

Arasta Çarşısı ve Günlük Hayatın İçinde Tarih

Arasta Çarşısı’nda halı satan esnaf, bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da gelen geçene laf atıyordu. “Abi gel bak, bu halının deseni Ayasofya’dan alınma” diyordu bir tanesi. Belki abartıyordu ama yalan da söylemiyordu. Bu çarşı, Sultanahmet Camii’nin vakıf dükkanları olarak yapılmış. Yani camiyle aynı yaşta.

Burada insanlar hâlâ eski usul ticaret yapıyor. Pazarlık ediyor, sohbet ediyor, çay içiyor. Turistler de bu sohbetin bir parçası oluyor. İstanbul’un en güzel yanı da bu zaten. Tarihi mekânları sadece müzeye çevirmemiş, içine yaşamı katmış.

Kimsenin Bakmadığı Küçük Detaylar

Sultanahmet’te yürürken en çok hoşuma giden şey, turistlerin genellikle görmediği küçük izler. Bir kapı eşiğindeki eski Osmanlı tuğrası, bir binanın köşesindeki Bizans tuğlası, bir çeşmenin kenarındaki Arapça kitabe… Bunlar şehrin katman katman olduğunu hatırlatıyor insana.

Bir ara bir sokak kedisi peşime takıldı. Sultanahmet kedileri başka türlü oluyor. Sanki tarihin bir parçası onlar da. Sütunların arasında, mermerlerin üzerinde, bin yıldır aynı özgüvenle geziyorlar.

İstanbul insanı yavaşlatıyor. Acele etmeni istemiyor. Sultanahmet’in taşlarında saklı sırları öğrenmek için acele etmemek gerekiyor. Her bir taşı, her bir sütunu, her bir kubbeyi hissetmek lazım. Yoksa sadece fotoğraf çekip geçiyorsun.

Bu şehirde her yolun bir hikâyesi var. Her taş bir zamanın tanığı. Sultanahmet ise tüm bu hikâyelerin kesiştiği, birbirine karıştığı, binlerce yılın aynı anda yaşadığı yer. Buraya geldiğinde sadece turist olma. Biraz da dinleyici ol. Taşlar anlatmaya hazır, yeter ki kulak ver.