Şehrin uyanışı
Eski İstanbul’da bir mahalle sabahı, günümüzün telaşlı alarm seslerinden çok farklı başlardı. İstanbul mahalleleri o vakitler adeta kendi ritmiyle nefes alırdı. Horoz sesleriyle değil, genellikle minarelerden yükselen ezanla uyanırdı sokaklar. Ben çocukken Beyoğlu’nun arka mahallelerinde, Tarlabaşı’na yakın bir sokakta büyümüştüm. O sabahların kokusunu, sesini hâlâ burnumda ve kulaklarımda hissederim.
Henüz ortalık tam aydınlanmamışken, önce hafif bir uğultu duyulurdu. Çöpçü İsmail Amca’nın süpürge sesi, sonra da nal sesleri… At arabaları erkenden yola koyulurdu. Tahta kepenkler gıcırdayarak açılır, fırıncı Hasan Usta’nın tandırından mis gibi ekmek kokusu sokağa yayılırdı. İşte tam o anda mahalle gerçekten uyanırdı.
Simitçi ve Bozacının Sesi
En erken kalkanlardan biri de simitçi olurdu. “Sıcaak simit!” diye bağırarak dar sokaklarda yürürdü. Sesindeki o mahalle mahalle uzayan “a”lar hâlâ kulaklarımda. Ardından bozacı gelirdi. Kış sabahlarında bozanın sıcak buharı, tenekenin içinden yükselen o ekşi tatlı kokuyla karışır, insanın içini ısıtardı. Eski İstanbul sabahı denince akla ilk bunlar gelir zaten.
Bazı sabahlar evlerin pencerelerinden radyo sesi duyulurdu. TRT Ankara Radyosu sabah haberleri okunurken, anneler mutfakta çay demliyor olurdu. Çaydanlığın ıslığı, tavada kızaran yumurtanın cızırtısıyla birleşince ortaya tam bir mahalle senfonisi çıkardı. Kimse acele etmezdi. Acele etmek yakışmazdı o zamanki İstanbul’a.
Mahalle Kadınlarının Ritüeli
Kadınlar genellikle en erken ayaklananlardı. Önce evleri süpürür, sonra kapı önlerini ıslak bezle silerlerdi. Bu bir nevi mahalleye selam vermek gibiydi. Herkes birbirinin halini hatırını sorardı. “Kızım, annene söyle de bugün öğlen bize insin, beraber taze fasulye ayıklayalım” diye seslenmeler duyulurdu balkondan balkona.
Bazı evlerin önünde mangal yakılırdı. Özellikle kışın. Mangalın köz kokusu, odun dumanıyla karışınca sokağın havası değişirdi. Komşu teyzeler mangalın başına toplanır, bir yandan laflarken bir yandan da çaylarını yudumlardı. Bu küçük sohbetler, mahallenin bel kemiğiydi aslında. Dedikodu da yapılırdı tabii. Ama o dedikodular bile masumdu, bugünkü gibi zehirli değil.
Esnafın Açılış Hazırlıkları
Bakkal Rıdvan Amca dükkanını açarken önce dışarıdaki tahta kasaları düzenlerdi. Peynir, zeytin, pastırma… Hepsi tezgaha özenle yerleştirilirdi. Karşısındaki manav ise o gün gelecek sebzeleri düşünerek yerleri süpürürdü. “Abi bugün domatesler nasıl geldi?” diye seslenirdi yan dükkandaki kasaba. Kasap ise koca bıçağını bileylemeye başlamış olurdu bile.
Berber Nuri’nin dükkanı da erken açılırdı. İçeriden gelen traş makinesi vızıltısı, dışarıdaki sandalyede oturan yaşlı amcaların sohbetiyle birleşirdi. Herkes bir yerden bir şeyler katardı o sabah havasına. İstanbul mahalle hayatı tam da bu küçük katkılarla anlam kazanırdı.
Çocukların Koşuşturması
Biz çocuklar ise okula gitmeden önce mahallede biraz oyalanırdık. Bazıları ekmek almaya fırına gönderilirdi. Sıcak ekmek koltuk altında, poşetin içinden sızan tereyağı kokusuyla eve dönmek ayrı bir keyifti. Bazıları da sütüçuya yoğurt kabını verip beklerdi. Sütçü at arabasıyla gelir, kocaman güğümlerden sütü kepçeyle doldururdu. O günün sütü bugünkü gibi kutuda değil, canlı ve taptaze olurdu.
Sokakta oynayan çocuklar da eksik olmazdı. Topacını çeviren, ip atlayan, mahalle arasında saklambaç oynayan çocuklar… Arabaların az olduğu, bisikletlerin bile nadir görüldüğü o günlerde sokak gerçekten bizim oyun bahçemizdi.
Kahvehanenin Sabahı
Mahallenin en hareketli yeri belki de kahvehaneydi. Erken kalkan emekliler, işsiz güçsüz takılanlar, gece vardiyasından dönenler… Hepsi orada toplanırdı. Ocaktan yükselen çay sesi, tavla zarlarının tıkırtısı, gazete hışırtısı… Kahveci Memo “Çaylar hazır!” diye bağırınca herkes kendine göre bir fincan kapardı.
Duvarlarda eski İstanbul fotoğrafları asılı olurdu. Bir tanesinde Galata Kulesi, diğerinde Boğaz vapurları… O fotoğraflar bile anlatırdı aslında mahallenin ruhunu. Herkes kendi hikâyesini o fotoğrafların karşısında anlatır gibi hissederdi.
Denize Yakın Mahallelerin Farkı
Eğer mahalle deniz kenarındaysa işler biraz daha farklı başlardı. Balıkçılar çok daha erken kalkardı. Daha gün ağarmadan teknelerini hazırlar, ağlarını kontrol ederlerdi. Sonra da “Taze balık!” diye bağırarak mahalleye çıkarlardı. Karides, istavrit, lüfer… Hangisi o gün tutulduysa.
Denizden gelen tuzlu rüzgar, balık kokusuyla karışınca bambaşka bir sabah olurdu. Kadıköy’ün arka sokaklarında, Üsküdar’ın eski mahallelerinde bu koku hâlâ yer yer hissediliyor. Ama o eski samimiyet, o sıcaklık giderek azalıyor maalesef.
Artık o sabahlar geride kaldı. Ama bazen bir yerden simit kokusu geldiğinde, ya da bir ezan sesi eski bir radyo gibi çınladığında, o eski mahalle sabahları birden canlanıyor gözümde. Tahta merdivenlerde ayak sesleri, kapı önlerinde konuşan teyzeler, fırından yeni çıkmış ekmekler…
Bugün İstanbul çok değişti. Ama hâlâ bazı dar sokaklarda, özellikle eski semtlerde o eski ruhun izlerini yakalayabiliyorsun. Yeter ki erken kalk ve etrafı gerçekten dinle. Belki bir yerden hâlâ “Sıcaak simit!” sesi duyuluyordur. Belki hâlâ bir teyze kapı önünde halı silkeliyordur. Belki hâlâ bir mahalle, kendi usulünce uyanıyordur. Yavaşça, usulca, eski usul.