Boğaz'ın Eski Balıkçılarından Kalan Hikâyeler - istanbulhikayeleri.net.tc

Boğaz’ın Eski Balıkçılarından Kalan Hikâyeler

Boğaz’ın eski balıkçıları hâlâ anlatılır

İstanbul’un en eski hikâyelerinden biri, Boğaz’ın eski balıkçıları ile başlar. Rumeli Hisarı’nın dibindeki küçük iskelelerde, Bebek’teki ahşap sandallarda, Sarıyer’in taşlı kıyılarında o adamların sesi hâlâ yankılanır gibi gelir insana. Motorların uğultusu yoktu o zamanlar. Sadece kürek sesi, martı çığlığı ve dalganın taşa vuruşu vardı.

Sabahın köründe kalkarlardı. Daha ortalık karanlıkken. Babamın çocukluğunda gördüğü balıkçılardan biri, Niko Dayı, her sabah aynı lafı edermiş: “Deniz uyumaz evladım, biz de uyumayacağız.” O laf, hâlâ aklımda. Çünkü gerçekten uyumazdı deniz. Kimi gün öfkeli, kimi gün sakin ama hep hareket halinde.

Karadeniz’den gelen uskumru akını

1950’lerin sonlarında başlayan uskumru akını, Boğaz’da efsane olmuştu. İstanbul balıkçıları o yıllarda sandallarıyla Boğaz’ın orta yerine kadar açılırlardı. Kimi zaman o kadar çok balık tutarlardı ki tekneler su seviyesine inerdi. Sarıyer’de bir balıkçı kahvesinde hâlâ o günleri anlatan yaşlılar var. Adı Mehmet Reis olan bir amca, “Balık o kadar çoktu ki, ağları çekemiyorduk. Kollarımız ağrırdı” derken gözleri parlıyor.

Balık bittiğinde ise hikâye değişirdi. 80’lerden sonra her şey hızlandı. Deniz kirlendi, betonlar kıyıya kadar indi. Ama o eski balıkçılar pes etmedi. Bazıları motorlu teknelere geçti, bazıları ise sadece hatıralarla yaşadı.

Arnavutköy’ün meşhur lakerdacısı ve balıkçı Hasan

Arnavutköy’de hâlâ duran o küçük lakerda dükkânının sahibi Hasan Amca, aslında eski bir balıkçıydı. Gençliğinde 7 metre boyundaki ahşap kayığıyla her sabah Bebek’ten Anadolu Hisarı’na kadar gidip gelirmiş. “Balığı bilmek yetmez” derdi, “Denizi hissetmek lazım.”

O, denizin kokusundan havanın neminden, rüzgârın yönünden balığın nerede olduğunu anladığını söylerdi. Bizler bunları masal gibi dinlerdik. Şimdi ise o kayıklar çoktan emekli oldu. Yerlerini plastik sandallar, fiber tekneler aldı. Ama Hasan Amca’nın anlattığı o eski usul hâlâ bazı genç balıkçıların arasında fısıldanıyor.

Boğaz’da geçen bir kış gecesi

Kış geceleri en zor olanıydı. Soğuktan parmaklarınız donardı. Yine de balığa çıkmak zorundaydılar. Çünkü aileler beklerdi. Rumeli Kavağı’nda yaşayan bir balıkçının oğlu anlatmıştı: Babası bir gece fırtınada kaybolmuştu. Üç gün sonra Yalova açıklarında teknesi bulunmuştu. İçinde sadece boş bir termos ve yarım paket sigara.

Böyle hikâyeler çok. Bazıları mutlu biter, bazıları ise hiç bitmez. Boğaz’ın eski balıkçıları aslında birer hikâye deposu. Her biri bir roman kadar dolu.

Ortaköy’den Kandilli’ye uzanan hatıralar

Ortaköy’ün arka sokaklarında hâlâ eski balıkçı barınaklarının izlerini görmek mümkün. Duvarlarda eski fotoğraflar, paslanmış pusulalar, kırık oltalar. Kandilli’de ise bir zamanlar meşhur olan “Kaptan İbrahim”in teknesi hâlâ çekek yerinde duruyor. Kimse dokunmuyor. Sanki bir mezar taşı gibi.

İnsan bazen düşünüyor. Bu şehir bu kadar hızlı değişirken, bu adamlar nasıl dayandılar? Belki de denizin onlara öğrettiği bir şey vardı. Sabır. Sessizlik. Ve en önemlisi, vazgeçmemek.

Genç nesil ve kaybolan meslek

Bugün Boğaz’da balıkçılık yapan gençlerin sayısı çok azaldı. Çoğu üniversiteye gitti, ofislerde çalışıyor. Ama hâlâ birkaç tane inatçı var. Sabahın beşinde kalkıp, dedelerinden kalan teknelerle denize açılanlar. Onlarla konuştuğumda hep aynı cümleyi duyuyorum: “Bu iş para için yapılmaz. Bu iş aşktır.”

Belki de haklılar. Çünkü İstanbul Boğazı sadece bir su yolu değil. O, aynı zamanda bir hafıza. Binlerce balıkçının, binlerce sabahın, binlerce hikâyenin hafızası.

Şimdi yaz akşamları Bebek’te yürürken, sahilde oturan yaşlı adamları görüyorsun. Elleri ağlarla dolu değil artık. Ama gözleri hâlâ ufukta. Sanki hâlâ bir uskumru sürüsü bekliyorlar. Belki de bekliyorlar. Belki de sadece o eski günleri düşünüyorlar.

Arada bir martılar bağırıyor. Rüzgâr yön değiştiriyor. Ve sen anlıyorsun ki, Boğaz hiç değişmemiş. Sadece biz değişmişiz. Ama o eski balıkçıların bıraktığı izler, hâlâ suyun üzerinde, hâlâ rüzgârda, hâlâ o eski iskelelerin tahtalarında duruyor. Onları dinlemek, İstanbul’u anlamanın en güzel yollarından biri.