İstanbul Sokakları, Unutulmaz Hikayelerin Sahnesi
Bir kış sabahı, eski İstanbul sokaklarında yürürken birdenbire zamanın içinden süzülüp gelen sesler duydum. Balat’ın daracık yokuşlarında, Beyoğlu’nun ıslak kaldırım taşlarında, Eminönü’nün telaşlı kalabalığında hep aynı şey vardı: hikaye. Her köşe başı, her eski apartman kapısı, her kırık pencere bir öykü saklıyordu.
O yüzden kalemi elime aldım. Çünkü bazı şehirler sadece yaşamaz, anlatır da. İstanbul da tam böyle bir şehir. Özellikle eski haliyle. Tramvayların tıkırtısı, simit arabalarının tekerlek sesi, ezanla çan sesinin iç içe geçtiği o günlerde sokaklar adeta roman gibiydi.
Balat’ın Renkli Merdivenleri ve Gizli Aşklar
Balat’a her gidişimde aynı duyguyu yaşarım. Yokuş aşağı inerken boyalı merdivenlere bakarım. Kırmızı, mavi, sarı… Sanki her basamak bir duyguyu anlatıyor. 1950’lerde burada yaşayan Rum kızlarından birinin hikayesi hala kulaktan kulağa anlatılır.
Kızın adı Maria’ydı. Karşı apartmanda oturan genç bir Türk delikanlısına deli gibi aşıktı. Ama o yıllar ayrılık yılları. Her akşam aynı merdivenleri inip çıkarken bakışırlardı sadece. Bir gün delikanlı merdivenlerin başına kırmızı bir karanfil bıraktı. Ertesi sabah karanfil yoktu. Maria almış ve penceresine koymuştu. Hikaye böyle başladı. Ne yazık ki bitişi pek güzel olmadı. Ama o merdivenler hala o aşkı fısıldar gibi durur.
Şimdi oradan geçen turistler merdivenleri selfie için kullanıyor. Bilmiyorlar ki o basamaklarda gözyaşı da var, umut da. İşte İstanbul sokak öyküleri böyle bir şey. Katman katman.
Karaköy’de Bir Denizciyle Kadının Hikayesi
Karaköy’ün o eski liman kokan sokaklarında başka bir dram yaşanmıştı. 1960’ların başında bir İtalyan denizci, limana demir atmış gemisinden inip bir kahveye oturmuş. Orada çalışan genç bir kadına âşık olmuş. Kadın evliymiş. Kocası da denizci. Hikaye tam bir İstanbul klasiği.
Denizci her seferinde gemisiyle İstanbul’a geldiğinde aynı kahveye gidermiş. Kadın da ona gizlice bir fincan kahve koyarmış. İçine bir kağıt parçası bırakırmış. Üzerinde sadece “Dön” yazarmış. Yıllar sürdü bu. Ta ki bir gün kadının kocası her şeyi öğrenene kadar. O gece Karaköy’ün arka sokaklarından birinde bıçak sesleri duyuldu. Kimse tam olarak ne olduğunu bilmedi. Ama o kahve hala duruyor. İçeri girdiğinizde garson size “Dön” yazılı eski bir kağıt parçası gösterirse şaşırmayın.
Fatih’te Bir Ramazan Akşamı
Ramazan akşamları Fatih’in sokakları başka kokardı. Pidelerin sıcak kokusu, teravih sonrası cemaatin yavaş adımları, çocuklar koşuştururken annelerinin seslenişleri…
Orada yaşayan yaşlı bir amca anlatmıştı bana. 70’li yıllarda mahallelerinde bir hırsız varmış. Ama tuhaf bir hırsız. Sadece zengin evlerinden değil, fakir evlerinden de bir şey alır, yerine mutlaka bir şey bırakırmış. Bir akşam yakalanmış. Meğerse kendisi de o mahallede büyümüş ama yıllar önce terk etmiş. Döndüğünde mahalleyi aynı bulamayınca böyle bir yöntem bulmuş. “Kimsesiz kalmayalım diye” demiş sorguda. Mahalleli onu bağışlamış. O günden sonra da herkes kapısını açık bırakır olmuş Ramazan geceleri.
Bu tür eski İstanbul hikayeleri insanı hem üzüyor hem de ısıtıyor. Tam bir tezat.
Beyoğlu’nda Kayıp Bir Ses
Beyoğlu’na indiğinizde hâlâ o eski gramofon sesini duyabilirsiniz. Özellikle Çiçek Pasajı’nın arka sokaklarında. 80’lerin başında orada bir kadın şarkıcı varmış. Adı Leyla. Sesinin güzelliği dillere destanmış. Ama bir gece ansızın ortadan kaybolmuş. Kimisi Amerika’ya kaçtı dedi, kimisi evlendi ve ev hanımı oldu.
Asıl hikaye daha farklıymış. Leyla aslında birileri tarafından tehdit ediliyormuş. Çünkü o dönemki bazı olayları biliyor ve susmuyormuş. Son gece sahneye çıkmadan önce garsona bir not bırakmış. Notta sadece “Bu ses burada bitmesin” yazıyormuş. O günden beri bazı geceler, özellikle yağmur yağdığında, o arka sokaklardan hafif bir ses yükseldiği söylenir. Belki efsanedir. Belki de değildir. İstanbul’da bunları ayırt etmek zordur.
Sokaklar Neden Bu Kadar Dramatik?
Çünkü İstanbul hiçbir zaman tek bir şehir olmadı. Burada Rum’u, Ermeni’si, Türk’ü, Yahudi’si, Levanten’i hep bir aradaydı. Herkesin hikayesi diğerininkine değiyordu. Birbirine karışıyordu. Sonra da sokaklara sinmiş bir şekilde kalıyordu.
Şimdi o eski mahalleler yavaş yavaş değişiyor. Bazı evler restore ediliyor, bazı sokaklar turistik hale getiriliyor. Ama kokusu, o eski dram kokusu hala duruyor. Biraz dikkatli dinlerseniz duyabilirsiniz.
Geçenlerde Üsküdar’da bir çay ocağında yaşlı bir adamla sohbet ettim. Bana dedi ki: “Evladım, İstanbul’un en güzel yanı nedir biliyor musun? Unutmaması. Ne kadar değiştirirsen değiştir, o sokaklar yine de eski hikayelerini mırıldanır.”
Haklıydı.
Bu Hikayeler Neden Önemli?
Çünkü biz o hikayelerle varız. İstanbul sokak öyküleri sadece eğlence değil, aynı zamanda kimliğimiz. Nerden geldiğimizi, nasıl bir arada yaşadığımızı anlatıyorlar. Çocuklarımıza anlatmamız gereken masallar bunlar. Ne yazık ki çoğu unutuluyor.
O yüzden ara sıra kalkın, Balat’ın merdivenlerinden inin. Karaköy’ün eski kahvelerine oturun. Fatih’te bir iftar sonrası yürüyün. Beyoğlu’nda ıslak bir gecede pencereden dışarı bakın. Belki bir ses duyarsınız. Belki bir renk görürsünüz. Belki de bir gölge geçer önünüzden.
O zaman anlayacaksınız. İstanbul bitmedi. Sadece susmayı tercih ediyor bazen. Ama hikayeleri bitmedi. Bitmeyecek de.
Çünkü bazı şehirler anlatmayı bırakmaz. Özellikle bu şehir. Devamını keşfet: Yedikule Zindanları’ndan Kaçış Hikayeleri