Kadıköy’ün eski duvarları neden bu kadar çok şey anlatır?
Moda’dan Bahariye’ye, Yoğurtçu Parkı’ndan eski iskelelere kadar uzanan Kadıköy sokaklarında yürürken bazen durup bakarsınız. O eski apartmanların sıvaları dökülmüş duvarlarında, paslı demir kapılarda, terk edilmiş dükkanların kepenklerinde bir şeyler yazılıdır. Bazıları kurşunkalemle, bazıları çakıyla, bazıları da boyayla kazınmış. İstanbul’un en samimi semtlerinden birinde, tam yüz yıldır süren bir fısıltı vardır o duvarlarda.
Ben bu yazıyı yazarken Kadıköy’de doğmadım ama yirmi yılı aşkın zamandır burada nefes alıyorum. Her sabah aynı bakkalın önünden geçerken, kapının yanındaki “Burada 1978’de ilk öpücüğümü aldım” yazısını okurum. Yazı silinmeye yüz tutmuş. Yağmur, güneş, zaman… Hepsi üzerlerine yürümüş. Yine de hâlâ okunuyor. İşte tam da bu yüzden Kadıköy’ün 100 yıllık duvarlarına kazınmış gerçek yaşam öyküleri beni hep kendine çekti.
Moda’daki o meşhur “Seni seviyorum Ayfer” yazısı
Moda Caddesi’nden denize inen merdivenlerin hemen solunda, 1930’lardan kalma bir apartmanın bahçe duvarı var. Üzerinde kocaman, eski harflerle “Seni seviyorum Ayfer, 14 Mayıs 1963” yazıyor. Harfler özenle kazınmış. Kim bilir o çocuk kaç yaşındaydı o zaman? Ayfer bugün hayatta mı? Belki torunları var şimdi. Belki de o torunlar aynı duvarın önünden her geçtiklerinde dedelerinin gençliğine dokunuyorlar fark etmeden.
Bu yazıyı ilk gördüğümde 2004’tü. O zamanlar hâlâ canlı kırmızı sprey boyayla çevrelenmişti. Şimdi boya soldu ama yazı duruyor. Kadıköy’ün en romantik tanıklarından biri o duvar. Belki de en dürüst olanı.
Caferağa’daki “Annem burada otururdu” itirafı
Caferağa Mahallesi’nin iç sokaklarından birinde, üç katlı ahşap bir evin yan duvarında şu cümle kazılı: “Annem burada otururdu. 1942-1957. Özledim.” Altına da küçük bir kalp çizilmiş. Kalp yamuk yumuk. Sanki eli titreyerek çizmiş biri.
O ev artık yok. 2012’de yıktılar. Ama duvar parçası hâlâ duruyor. Yeni yapılan otoparkın kenarına yaslanmış halde. İnsanlar arabalarını oraya park ederken fark etmiyor bile. Ben fark ediyorum. Her seferinde içim burkuluyor. Çünkü o yazı bir oğlun annesine yazdığı en uzun mektup belki de.
Yoğurtçu Parkı’ndaki gizli direniş notları
Yoğurtçu Parkı’nın arka tarafındaki eski tuğla duvarda 70’lerden kalma siyasi sloganlar hâlâ seçiliyor. “Faşizme geçit yok” yazısının hemen yanında daha küçük harflerle “Mehmet 17.10.1978 burada dövüldü” diye bir not var. Kim yazmış? Neden yazmış? Belki o gece oradan geçen biri. Belki de Mehmet’in kendisi.
İstanbul sadece güzel manzaralardan ibaret değil. Aynı zamanda acının, öfkenin, umudun da şehri. Kadıköy’ün duvarları bunu en çıplak haliyle gösteriyor. Hiçbir müze, hiçbir kitap bu kadar dürüst olamıyor.
Osmanağa’daki “Burası bizim” yazısı
Osmanağa Camii’nin arkasındaki dar sokakta, 90’ların başında göç etmiş bir ailenin bıraktığı iz var. “Burası bizim. Gitmiyoruz.” Yazı Türkçe değil. Kürtçe yazılmış. Yanına da Türkçesi eklenmiş sonradan. Kimin eliyle bilmiyorum.
O sokakta şimdi Suriyeli çocuklar top oynuyor. Hayat değişiyor. Duvarlar ise hâlâ aynı. Yeni gelenler eski yazıları görüp belki kendi hikayelerini ekliyorlar. Bir tür kolektif hafıza gibi. Kadıköy’ün duvarları adeta bir açık hava günlüğü.
Barış Manço’nun geçtiği sokaktaki imza
Bahariye’deki bir apartmanın giriş kapısının yanında, 1984 tarihli bir imza duruyor. “Barış Manço buradan geçti. Rock’n roll öldü mü?” diye yazıyor altında. Manço o yıllarda Kadıköy’de çok vakit geçirirdi. Sokak çocuklarıyla sohbet eder, dondurma yerdi. O imza muhtemelen onlardan birine aittir.
Şimdi o kapıdan her geçtiğimde gülümsüyorum. Çünkü o yazı, semtin müzisyen ruhunu, isyankar yanını, hayata bağlılığını özetliyor tek cümleyle.
Duvarlar susmaz, biz unuturuz
Aslında Kadıköy’ün 100 yıllık duvarlarına kazınmış gerçek yaşam öyküleri birer tesadüf değil. İnsanlar bir yere duygularını bırakmak zorunda hissediyor kendini. Özellikle de şehir çok hızlı değişirken. Apartmanlar yıkılıyor, sokaklar isim değiştiriyor, komşular gidiyor. Geriye sadece o yazılar kalıyor.
Bazı sabahlar özellikle erken kalkarım. Henüz sokaklar kalabalıklaşmadan, kahveler açılmadan önce. Yavaş yavaş yürürüm. Elimde kahve, gözlerim duvarlarda. Bazen yeni bir yazı keşfederim. Bazen de eskilerden birini daha silinmiş halde bulurum. O zaman içimden “Gitme” demek gelir.
Çünkü o yazılar sadece bireysel hikayeler değil. Hepimizin ortak hafızasının parçaları. Bir gencin ilk aşkı, bir annenin özlemi, bir işçinin öfkesi, bir göçmenin umudu… Hepsi aynı tuğlanın üzerinde yan yana.
Belki bir gün bu duvarlar da gidecek. Yeni bir AVM gelecek, yeni bir rezidans yükselecek. Ama o zamana kadar ben yazmaya, okumaya, hatırlamaya devam edeceğim. Çünkü Kadıköy’ü Kadıköy yapan şey sadece denizi, pastaneleri, kedileri değil. O eski, çatlak, ıslak duvarlara kazınmış gerçek yaşam öyküleri.
Belki sen de bir dahaki sefere yürürken başını biraz daha yukarı kaldır. Belki de senin de bir hikayen oraya kazınmıştır fark etmeden. Ya da yarın bir çakı alıp sen de bir satır yazarsın. Kim bilir.