Eyüp Sultan Tepelerinde Dolaşan Efsanevi Öyküler
İstanbul’un en eski semtlerinden birinde, Eyüp Sultan’ın sırtlarında dolaşırken zamanın nasıl da ağır aktığını hissedersin. Sokaklar dar, taşlar eski. Her köşe başında bir hikaye gizli sanki. Burası sadece bir semt değil, aynı zamanda yılların birikmiş nefesi. Kimi zaman bir dedenin anlattığı masalla, kimi zaman da rüzgarın fısıldadığı efsaneyle karşılaşırsın.
Ben de bir sonbahar günü, Eyüp’ün yokuşlarını tırmanırken bu öykülerin peşine düştüm. Ayakkabımın altındaki çakıl taşları, sanki bana “Yavaş ol, acele etme” der gibiydi. Tepelere çıktıkça Haliç ayaklarının altına seriliyor, minareler uzaktan selam veriyordu. İşte tam da bu manzaranın ortasında, Eyüp Sultan Tepelerinin efsaneleriyle tanıştım.
Piri Reis’in Haritasında Saklı Kalan Sır
Eyüp’ün üst taraflarında, eski bir kahvehanenin önünde yaşlı bir amca oturuyordu. Adı Mehmet’ti. Yanına yaklaştığımda, elinde eski bir defter vardı. “Gel otur evladım” dedi. “Bu tepelerde gezenlerin çoğu Piri Reis’in haritasını arar ama bulamaz.”
Meğer Piri Reis, İstanbul’u haritalarken Eyüp sırtlarında bir noktayı özellikle işaretlemiş. Orası bugün bile tam olarak belli değil. Kimisi diyor ki o nokta, bir dervişin inzivaya çekildiği mağara. Kimisi de oradan Haliç’e bakınca, gemilerin rotasının değiştiğini iddia ediyor. Mehmet amca defterinden bir sayfa çevirdi. Üzerinde eski harflerle yazılmış notlar vardı. “Bak” dedi, “burası tam Eyüp Sultan Camii’nin arkasındaki tepe. Eskiden buralarda ateş yakarlarmış. Hem haberleşmek için hem de dualar etmek için.”
O an etrafıma baktım. Gerçekten de tepenin bir kısmı hâlâ biraz daha karanlık duruyordu. Sanki toprağın altında bir şeyler gizleniyordu. İstanbul’un bu kadar eski bir yerinde, her taşın altında bir hikaye olması normaldi aslında.
Dervişin Unuttuğu Dualar
Bir başka gün, yine aynı tepelerde yürürken yaşlı bir teyzeye rastladım. Elinde tesbih, başında yazma. “Evladım buralarda dolaşırken dikkat et” dedi. “Eskiden burada bir derviş yaşarmış. Her akşam dua edermiş. Ama bir gece dua yarım kalmış. O günden beri duaları tepelerde dolaşır durur.”
Güldüm önce. Ama teyze o kadar ciddiydi ki, gülmek içimden gelmedi. “İnanmıyorsan yarın akşam iftardan sonra gel” dedi. “Rüzgarın sesini dinle. Eğer kulak verirsen, yarım kalan duayı duyarsın.”
Ertesi akşam gerçekten de gittim. Hava serindi. Eyüp Sultan Tepelerinin rüzgarı, yaprakları hafifçe oynatıyordu. Bir süre sessizce oturdum. Önce hiçbir şey duymadım. Sonra, rüzgarın içinde çok hafif bir mırıltı gibi bir ses… Belki de sadece hayal ettim. Ama o andan sonra tepelere her bakışımda aklıma o derviş geldi.
Haliç’in Üzerindeki Sis Perdesi
İstanbul’un sisli sabahlarında Eyüp’ün tepelerinden Haliç’e bakmak apayrı bir duygu. Sis, sanki zamanı örtüyor. O sis perdesinin ardında neler gizlendiğini kimse tam olarak bilmiyor. Ama eski Eyüplüler anlatır; bazı geceler sis iyice yoğunlaştığında, eski gemilerin sesi duyulurmuş.
Bir balıkçı dede anlatmıştı bir keresinde. “Ben gençken” demişti, “sabah ezanından önce teknemi Haliç’e indirirdim. Bir sabah sis o kadar yoğundu ki, karşıyı göremiyordum. Tam o sırada, kürek sesine benzer bir ses duydum. Ama kürek değildi. Daha çok, eski bir kadırganın kürekleri gibi ritmik bir sesti. Başımı çevirdiğimde sislerin içinde bir gölge gördüm. Sonra kayboldu.”
Böyle hikayeler çok. İstanbul Eyüp Sultan semtinin tepeleri, adeta bu efsanelerin deposu gibi. Her birinin bir gerçek payı var mı bilinmez. Ama dinlerken insanın içine işliyor.
Çınar Ağacının Altındaki Çocuk
Tepelerin biraz daha yukarısında, devasa bir çınar ağacı var. Dalları neredeyse bir apartman kadar geniş. Yaşını kimse bilmiyor. Rivayete göre altında bir çocuk gömülü. Ama korkutucu bir hikaye değil bu.
Çocuğun adı Yusuf’muş. Çok hastaymış. Annesi her akşam onu bu ağacın altına getirir, “Burada şifa bulursun” dermiş. Bir akşam Yusuf uykuya dalmış ve bir daha uyanmamış. Ama o günden sonra ağacın yaprakları hiç dökülmez olmuş. Kışın bile yeşil kalırmış.
Tabii bu sadece bir rivayet. Ama o çınarın altına oturduğumda gerçekten de tuhaf bir huzur hissediyorum. Sanki biri “Korkma, burası güvenli” diyormuş gibi.
Modern Zamanlarda Efsaneler
Günümüzde Eyüp Sultan artık turistik bir yer. Otobüsler geliyor, selfieler çekiliyor. Ama tepelere doğru biraz yürüyünce, o eski İstanbul havası hâlâ duruyor. Sokak lambaları eski tip, bazı evlerin kapıları hâlâ demir tokmaklı.
Gençler kulaklık takmış yürüyor ama yaşlılar hâlâ aynı banklarda oturuyor. Onlardan bir şeyler dinlemek istiyorsan sadece biraz zaman ayırman yeterli. Bir bardak çay ikram ederler. Karşılığında da bir hikaye anlatırlar.
Bence Eyüp Sultan Tepelerini gezerken en güzel şey bu. Hem eski hem yeni yan yana. Efsaneler de tam bu ikisinin arasında bir yerlerde yaşıyor. Ne tamamen unutuluyorlar ne de tamamen inanıldıkları gibi anlatılıyorlar. Biraz gerçek, biraz masal.
Son Yokuş
Her seferinde tepelerin en üst noktasına kadar yürüyorum. Oradan şehre bakıyorum. Kız Kulesi’ni, Topkapı’yı, hatta uzakta Boğaz Köprüsü’nü bile seçebiliyorum. Ama en çok Eyüp Camii’nin minareleri dikkatimi çekiyor. Sanki “Hoş geldin” der gibi duruyorlar.
Bu tepelerde dolaşırken anladım ki, İstanbul sadece binalardan ibaret değil. O binaların arasında, sokakların köşelerinde, tepelerin sırtlarında yaşayan binlerce küçük hikaye var. Bazıları yazılı, bazıları sözlü. Bazıları da hiç anlatılmamış.
Eğer bir gün yolun Eyüp’e düşerse, camiyi gezdikten sonra biraz da yukarılara tırman. Belki bir çınar ağacının altında, belki bir yaşlı amcanın yanında, belki de sadece rüzgarın sesinde bir efsane duyarsın. Eyüp Sultan Tepelerinin efsanevi öyküleri seni bekliyor.
Ve unutma. Bu şehirde her yokuşun bir hikayesi vardır. Yeter ki kulak veresin.