İstanbul’un Kokusu Hâlâ Burnumda
Bazı akşamlar, hâlâ Eminönü’nden geçen vapurun düdüğünü duyunca içimde bir yer sızlıyor. Sanki eski İstanbul beni çağırıyor. Tozlu defterlerden, sararmış gazetelerden, unutulmuş mektuplardan fırlayıp gelen hikayeler bunlar. Gerçek olduklarını biliyorum çünkü hepsini sokaklarda, kahvehanelerde, eski apartmanların merdivenlerinde duymuştum.
Şimdi size onlardan birkaçını anlatacağım. Ama önce bir çay koy yanına. Çünkü bu hikâyeler aceleye gelmez.
Galata’da Bir Fenerci’nin Aşkı
1950’lerin başında Galata Kulesi’nin eteklerinde Ahmet diye bir fenerci yaşarmış. Her akşam, o zamanlar hâlâ gazla yanan sokak fenerlerini tek tek dolaşır, fitilleri ayarlar, camlarını silermiş. İnsanlar onu “Fenerci Ahmet” diye çağırırdı.
Bir kış gecesi, Karaköy’deki bir handa çalışan genç Rum kızı Eleni’ye âşık olmuş. Kız her akşam aynı saatte dükkândan çıkar, yokuşu tırmanırdı. Ahmet de o saatte feneri özellikle yavaş yakar, Eleni geçene kadar oyalanırdı. Aralarında tek kelime bile geçmemişti yıllarca. Sadece bakışırlar, gülümserlerdi.
Bir gece Eleni gelmedi. Ahmet sabaha kadar beklemiş. Sonra öğrendi ki aile Yunanistan’a göç etmiş. Fenerci Ahmet o günden sonra bir daha hiç gülümsememiş. Kule’nin dibindeki küçük odasında, duvara astığı eski bir fenerin içinde Eleni’nin bıraktığı mavi kurdeleyi saklarmış. 90’lı yıllarda vefat ettiğinde, odasından sadece o kurdele ve onlarca boş gaz lambası çıkmış.
Beyoğlu’nda Kaybolan Fotoğrafçı
Çiçek Pasajı’nın hemen yanında, dar bir sokakta “Fotoğrafçı İhsan”ın dükkanı vardı. 60’lı yıllarda Beyoğlu’nun en meşhur stüdyolarından biriydi. Ama asıl ünü, gizli gizli çektiği sokak fotoğraflarındandı.
İhsan amca, o dönemde kimsenin cesaret edemediği konuları fotoğraflardı: arka sokaklardaki çingenelerin düğünleri, Kumkapı’daki balıkçı kahvehaneleri, Tarlabaşı’nda sabahın köründe işe giden kadınlar… Negatifleri hiç kimseye göstermez, özel bir sandıkta saklardı.
1974’te bir gece dükkanı soyuldu. Her şey gitti. Ama en acısı, o sandıktaki 20 yıllık negatiflerdi. İhsan amca bir daha toparlanamadı. Yıllarca “O fotoğraflar İstanbul’du,” derdi. “Onlar gitti, ben de bir parçam gitti.”
Üsküdar’da Bir Kadının Sırrı
Üsküdar’ın eski mahallelerinden birinde, ahşap bir evde Hatice nine yaşardı. 80’li yıllarda komşular onun evine “sır evi” derlerdi. Çünkü Hatice nine, kocasını 1943’te kaybetmiş olmasına rağmen her perşembe akşamı iki kişilik sofra kurardı.
Kimseyle konuşmaz, sadece “O gelecek,” dermiş. Mahalleli önce delirdiğini sandı. Sonra bir gün evinin tavan arasında bulunan eski bir sandıktan kocasına yazılmış ama hiç gönderilmemiş 37 mektup çıktı. Hepsi de “Sevgili Mehmet’im, bugün de seni bekledim…” diye başlıyordu.
Hatice nine 92 yaşında öldüğünde, komşuları onun mezarına o sandıktaki mektuplardan birini koydular. Üzerinde “Sonunda kavuştuk” yazıyordu.
Kadıköy’ün Unutulan Tramvayı
Şimdi Kadıköy’de Moda’dan denize inen yolda yürürken pek fark etmiyorsun ama bir zamanlar orada tramvay geçerdi. Kırmızı beyaz, ahşap tramvaylar. İnsanlar kapısına tutunur, ayaklarını dışarı sarkıtırdı.
1960’larda bu hatta çalışan “Tramvaycı Rıza” diye biri varmış. Her sabah aynı yerde, aynı saatte bekleyen yaşlı bir kadını alır, iskeleye bırakırmış. Kadın hiç para vermezmiş. Sadece teşekkür edip inermiş.
Bir gün kadın gelmemiş. Rıza merak etmiş, adresini bulup evine gitmiş. Kapıyı yaşlı kadının kızı açmış. Annesinin önceki gece vefat ettiğini söylemiş. Ama en şaşırtıcı olanı şuydu: Kadın, Rıza’nın babasının yıllar önce kaybettiği ilk aşkıymış. Tramvaya her binişinde aslında eski sevgilisinin oğlunu görmeye gidiyormuş.
İstanbul Hâlâ Anlatıyor
Bu hikayeler bitti sanma. Eski İstanbul her köşesinde hâlâ fısıldıyor. Balat’ın dar sokaklarında, Fatih’in eski kahvehanelerinde, Beşiktaş’ın arka mahallelerinde hâlâ anlatılıyor bu öyküler.
Bazen bir kapı tokmağına, bazen bir eski binanın çatlak duvarına, bazen de bir dedenin titreyen sesine saklanıyorlar. Yeter ki kulak ver. Yeter ki o tozlu sayfalara dokunmaya cesaret et.
Çünkü İstanbul sadece bir şehir değil. O, yaşayan, hatırlayan, acısını ve sevincini nesilden nesile aktaran devasa bir hikaye kitabı. Ve biz, o kitabın içindeki küçük harfleriz sadece.
Bir dahaki sefere vapura bindiğinde, pencereden dışarıyı seyrederken kulağını iyice aç. Belki de tam o sırada, bir yerlerde yeni bir öykü başlıyordur.