Fener’den Kadıköy’e: İstanbul’un Unutulan Hikayeleri
İstanbul insanı yorar. Ama aynı zamanda anlatır da. İstanbul mahalleleri her seferinde başka bir sesle konuşur. Fener’de Rumca bir ninni gibi, Kadıköy’de ise rock bir şarkı gibi. Ben de o sesleri dinleyerek, sokak sokak dolaşarak bu yazıyı yazdım. Belki tam bir hikaye değil, belki de birkaç mahallenin içinden sızan küçük anılar toplamı.
Bazı sabahlar Fener’e inerim. Balat’tan geçen tramvay sesini duyunca nedense içim rahatlar. Daracık sokaklar, boyaları dökülmüş ahşap evler, arada bir ortaya çıkan kedi. İşte tam o anda anlarsın ki bu şehir aslında hiç acele etmiyor. Yavaş yavaş anlatıyor kendini.
Fener’in Sessiz Tanıkları
Fener’de zaman başka akar. Patrikhane’nin önünden geçerken yaşlı amcalar hâlâ Rumca selamlaşır. Bir tanesiyle sohbet etmiştim, “Burası eskiden daha kalabalıktı evladım,” demişti. Gözleri dolmuştu. O gözlerde hem Fener’in eski hali hem de bütün bir İstanbul’un yorgunluğu vardı.
Sokak aralarında yürürken birdenbire bir koku çarpar yüzüne. Karışık baharat, taze ekmek ve deniz. İstanbul mahalleleri bu kadar zenginken insan nasıl olur da aynı kalmayı başarır, hayret ediyorum. Fener’de her taş bir hikaye. Her kapı eşiği bir veda sahnesi.
Bir ara dar bir sokağa girdim. İki tarafı da yüksek duvarlar. Tam ortasında yaşlı bir incir ağacı. Dalları duvarları aşmış, komşu bahçeye sarkıyor. İşte o an anladım ki bu şehirde sınır diye bir şey yok. Her şey birbirine karışıyor. Acı da, sevinç de, geçmiş de, bugün de.
Balat’ta Renkler ve Çocuk Kahkahaları
Fener’den Balat’a yürümek beş dakika bile sürmez. Ama o beş dakika içinde renk paleti tamamen değişir. Kırmızı, mavi, sarı boyalı evler. Merdivenler. Merdivenlerde oturan teyzeler. “Oğlum fotoğraf mı çekiyorsun?” diye soran sesler.
Burada İstanbul sokakları daha samimi. İnsanlar birbirini tanıyor. Kapı önlerinde muhabbet uzar gider. Bir ara bir kahvehaneye girdim. İçerisi tıklım tıklım. Tavla şakırtıları, çay bardaklarının tıkırtısı. Duvarlarda eski Fenerbahçeli fotoğrafları. İstanbul’un her yerinde bir Fener sevgisi vardır aslında. O da ayrı mevzu.
Balat’taki sokak kedileri de başka. Sanki mahallenin asıl sakinleri onlar. Sen geçerken şöyle bir bakar, “yine mi geldin” der gibi. Sonra da yoluna devam eder. Onlar da bir şeyler biliyor bu şehirden. Eminim.
Üsküdar’a Geçiş: Sessizliğin Yeni Hali
Vapurda Kadıköy’e geçmeden önce Üsküdar’da mola verdim. Çünkü İstanbul mahalleleri sadece Avrupa yakasından ibaret değil. Üsküdar’da zaman daha ağır. Caminin avlusunda oturan yaşlılar, elinde tesbih, denizi seyrediyor. Konuşmuyorlar bile. Sadece seyrediyorlar. Bu da bir tür anlatı aslında.
Bir ara bir simitçiye yaklaştım. “Abi taze mi?” diye sordum. Güldü. “Burada her şey taze evlat. Senin sorduğun soru hariç.” O günden beri Üsküdar simidini başka türlü yiyorum. Biraz saygıyla.
Kadıköy: İsyanın ve Umudun Mahallesi
Vapur yanaşınca Kadıköy başka bir dünyaya açılıyor. Burada her şey daha hızlı. Daha gürültülü. Ama o gürültünün içinde de çok güzel hikayeler var. Modadan, Yeldeğirmeni’nden, Caferağa’dan geçen sokaklar. Her biri başka bir ruh hali. Detaylı bilgi için: Istanbul Tarihi Yarımada
Kadıköy’de İstanbul’un saklı anlatıları daha çok rock dinliyor. Barlarda, sokaklarda, ikinci el kitapçılarda. Bir ara bir plakçıya girdim. Rafların arasında kayboldum. Eski bir Barış Manço plağı buldum. Satıcıyla göz göze geldik. İkimiz de aynı şeyi düşündük herhalde. “Bu şehir değişiyor ama bazı şarkılar hiç eskimez.”
Akşamüstü Yoğurtçu Parkı’na gittim. Banklarda gençler, yaşlılar, çocuklar… Herkes kendi hikayesiyle oturuyor. Bir tanesi gitar çalıyordu. Yanına yaklaştım. “Nedir bu şarkı?” diye sordum. “İstanbul’un ta kendisi abi,” dedi gülümseyerek. Sustum. Haklıydı.
Mahalleler Arası Köprüler
Fener’den Kadıköy’e gelene kadar aslında çok yol kat ettim. Ama asıl kat ettiğim yol kilometreyle ölçülemez. İnsanların gözlerindeki o parıltı, sokakların kokusu, kedilerin umursamazlığı… Hepsi ayrı bir köprü.
İstanbul mahalleleri aslında birbirine benziyor. Hepsi biraz yorgun, hepsi biraz umutlu. Hepsi anlatmak istiyor ama kimse dinlemiyor. Belki de bu yüzden yazıyorum. Belki de bu yüzden sokak sokak geziyorum.
Bazen düşünüyorum da, bu şehirde doğmak ayrıcalık. Ama burada yaşamak da büyük bir sorumluluk. Her mahalleye borcumuz var. Her sokağa. Her kapı eşiğine.
Akşam Kadıköy’den tekrar vapura bindim. Bu sefer dönüyordum. Fener’e değil, kendi mahalleme. Ama içimde Fener’in sessizliği, Balat’ın renkleri, Üsküdar’ın ağır akışı ve Kadıköy’ün isyanı vardı.
İstanbul insanı böyle yapar. Parça parça toplar seni. Sonra da bir bütün halinde geri verir. Eksiklerinle, yaralarınla, umutlarınla.
Belki bir dahaki sefere başka mahalleleri anlatırım. Belki de aynı mahalleleri ama başka bir açıdan. Çünkü bu şehrin bitmeyen hikayesi var. Sen dinledikçe o da anlatmaya devam ediyor.
Şimdilik Fener’den Kadıköy’e uzanan bu yolun üzerinde bırakıyorum kalemi. Sen de çık sokağa. Biraz yürü. Belki bir kapı eşiğinde, belki bir park bankında, belki de bir kedinin gözlerinde kendi İstanbul’unu bulursun.